Sene 2006... Üniversite bitmiş, babam dilimi ilerletmem için yurtdışında master yapmam, ya da dil okuluna gitmem konusunda ısrarcı. Benim ise hiç niyetim yok. Tüm sevdiklerim yanımda. Okul bitmiş saftirik yanım seviniyor bundan sonra hayat "10 dönüm bostan yan gel Osman" diye. Malum okulda ödevler, vizeler, finaller o biçim ya. Eve gelince de okulla ilgili sorumluluğun bitmiyor. Böyle söyleyince de sanmayın ki eve gelip harıl harıl ders çalışıp ödevlerini yapan bir insanım. Her şeyim son dakikadır. Ertesi gün sıvanım var diye hiçbir program yapmam eve gelirim, fakat bir türlü de masa başına oturamam gece yarılarına kadar oyalanır, kendime bi sürü iş icat ederim. Sonra bir bakmışım uykum gelmiş... Sonra sabahın bi körüne saati kurup, ders çalışmaya uğraşırım. Üniversiteden bir arkadaşım yıllığıma "boş zamanlarında üniversiteyi bitiren" yazmıştı. Gerçekten de üniversite yıllarını dolu dolu gezerek, eğlenerek geçirdim. Hiçbir sosyal aktiviteden geri kalmadım. Kışın winterfestlerle Uludağ, baharda springfestlerle Antalya...
O yüzden hayat benim için burada sevdiklerimle birlikte çok eğlenceliydi. Benim için hayatın anlamı sevdiklerinle beraber mutlu olmaktı ve ben mutluydum. Hem yurtdışına mastera gitsem, 3 sene peşinden koşup sonunda kendime aşık ettiğim kişi, 4 senedir de herkesin gıpta ederek baktığı mutlu ilişkim ne olacaktı? vs vs... Liste uzar gider. Sonunda 3 aylığına İngiltere'de dil okuluna gitmeye razı oldum. Oluş o oluş... Geri döndükten sonra aklımın bir köşesi hep uzaklarda kaldı. Bu yüzden 2009 yılının başında üniversiteden arkadaşım Ahu ile kendimize 3 aylık bir program bulup soluğu San Diego'da aldık. Bir daha hayatımda öyle bir dönem olur mu bilmiyorum ama herhalde 50 yıl da geçse hala tebessümle hatırlayacağım günlerdi. Öncelikle San Diego'ya aşık olmuştuk. "Herhalde ömrümüzün kalanını burada geçirsek tüm sinirlerimiz alınmış halde 100 yaşına kadar yaşarız" diyorduk. Okulumuz zaten yarım gündü. Okuldan kalan zamanlarda zamanımızın nasıl geçtiğini anlamıyorduk. Yürüyüşler yapıyorduk, alışverişe gidiyorduk, etrafı geziyorduk, Okyanus kenarında bisiklete biniyorduk, arkadaşlarla yakar top bile oynamışlığımız var. Haftasonları ve tatillerde ise arabayla West Coast'un büyük bölümünü gezmişliğimiz var.
Peki burda niye hayat hep koşturma geçiyor, insanın zamanı hiçbirşeye yetmiyor, boş zamanında da yapacak doğru düzgün bir aktivite bulamıyor? Aktivite bulsanız bile aktivitenin yeri en önemli soru işareti. Aslında yapacak o kadar çok şey var ki. En basiti havanın güzel olduğu, güneşin içimizi ısıttığı bir pazar sabahı çoğumuz açık havada gezilecek yerler arar, aktiviteler planlarız. Günü kaçırmamak adına planlarımıza kahvaltıyla başlarız. Hadi Bebek'te kahvaltıya gitme hatasına düşün bir pazar günü baharda. Gitmesi 1 saat, arabayı park etmek diye birşey zaten yok, valeye veriyorsunuz, ondan sonra bekleyin ki arabanız gelsin. Zaten trafiğin çoğunu valelerin araçları park etme hadisesi oluşturuyor. Tabi olay burda da bitmiyor. Ondan sonra gitmek istediğin mekanın kapısında bir kuyruk ki sorma gitsin. Ne o? Kahvaltı edeceğiz. Bana göre eziyeti, verdiği zevkten büyük olduğu için ekstrem durumlar dışında tercih etmiyorum. Doğduğumdan beri (dediysemde öyle uzun yıllar değil tabi, kısacık ömrümde :P) Anadolu yakasında ikamet ettiğim için Anadolu yakasının Avrupa yakasına göre sessiz ve sakinliğini seviyorum. Kahvaltı edeceksem Bağdat caddesi, Fenerbahçe taraflarını tercih ediyorum. Özellikle sabah erken saatlerde Cadde bomboş oluyor (erken dediysem 7-8 değil tabi, bizim evden çıkmamız anca 10 :) Cadde'nin benim için yeri ayrıdır her zaman. Daha ufacık ortaokul bebesiyken arkadaşlarımızla cumartesileri orada buluşup Kırıntı'da birşeyler atıştırmak insanlık için önemsiz, bizim için tarihi adımlardı. O zamanlar kendimizi ne kadar büyümüş görürdük. Sonra Marmara Cafe vardı. Oraya gidip dondurma yer, kendimizi birşey sanardık. Ne güzel günlerdi. Çocukluk işte... 29 Ekimde fener alaylarımız vardı. Okul olarak cümbür cemaat gittiğimiz. Artık fener alayları daha bir anlam ve önem kazandı. Okulumuz olmasa da arkadaşlarımız, ailelerimiz gene ordayız. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda yürüyüşler, gösteriler hepsinin tadı ayrı. Güzel geçmiş anılarını barındıran, beni yormayan ve kasmayan yerler hoşuma gidiyor. Giyin eşofmanını en salaş modda çık yürü, kafanı dağıt. Ama bir Nişantaşı için geçerli değil bu. Zaten karman çorman bir yer bana göre. Herhalde mecburiyet dışında gezmeye gitmişliğim yoktur. Varsa da hatırlamıyorum. Neyse işte, konu nerelere geldi. İşin özeti İstanbul'da trafik, kalabalık, saygısız insanlar gibi etkenler yüzünden farklı birşeyler yapasım gelmiyor hiç. Örneğin kaç haftadır Belgrad Ormanları'na gitmek istiyoruz ama gene keyif yaşamak adına yaptığımız bu girişim işkenceye dönüşür mü diye cesaret edemiyoruz. Zaten tüm haftanın vermiş olduğu bir yorgunluk var. Haliyle insan haftasonu dinlenmek istiyor. Bu tarz olası sıkıntıları tölere edebilecek enerji ve motivasyonda olduğumuz bir hafta denemek lazım. Baharın gelişiyle getirdiği o ekstra enerjiyle yapılabilir.
Sonuç olarak hayatın bu tekdüzeliği, koşturmacası, sürekli biryerlere, birşeylere yetişme telaşı gibi etkenler insanı başka arayışlara sürüklüyor. Bu aralar bu moddayım malesef. İstanbul dar geliyor. Ailecek taşınasım var. Tabi ülkenin durumunun da etkisi büyük bu modumda. Yarın ne olacağımız belli değil...
Dünya üzerinde zamanın daha yavaş aktığı; insanların daha mutlu olup; birbirlerine ve diğer canlılara saygıyla, hoşgörüyle yaklaştığı; huzurlu aynı zamanda eğlenceli; suçun olmadığı; çocukların güvenle büyüyebileceği, harikalar diyarı tadında bir şehir var mıdır acep?
Peki burda niye hayat hep koşturma geçiyor, insanın zamanı hiçbirşeye yetmiyor, boş zamanında da yapacak doğru düzgün bir aktivite bulamıyor? Aktivite bulsanız bile aktivitenin yeri en önemli soru işareti. Aslında yapacak o kadar çok şey var ki. En basiti havanın güzel olduğu, güneşin içimizi ısıttığı bir pazar sabahı çoğumuz açık havada gezilecek yerler arar, aktiviteler planlarız. Günü kaçırmamak adına planlarımıza kahvaltıyla başlarız. Hadi Bebek'te kahvaltıya gitme hatasına düşün bir pazar günü baharda. Gitmesi 1 saat, arabayı park etmek diye birşey zaten yok, valeye veriyorsunuz, ondan sonra bekleyin ki arabanız gelsin. Zaten trafiğin çoğunu valelerin araçları park etme hadisesi oluşturuyor. Tabi olay burda da bitmiyor. Ondan sonra gitmek istediğin mekanın kapısında bir kuyruk ki sorma gitsin. Ne o? Kahvaltı edeceğiz. Bana göre eziyeti, verdiği zevkten büyük olduğu için ekstrem durumlar dışında tercih etmiyorum. Doğduğumdan beri (dediysemde öyle uzun yıllar değil tabi, kısacık ömrümde :P) Anadolu yakasında ikamet ettiğim için Anadolu yakasının Avrupa yakasına göre sessiz ve sakinliğini seviyorum. Kahvaltı edeceksem Bağdat caddesi, Fenerbahçe taraflarını tercih ediyorum. Özellikle sabah erken saatlerde Cadde bomboş oluyor (erken dediysem 7-8 değil tabi, bizim evden çıkmamız anca 10 :) Cadde'nin benim için yeri ayrıdır her zaman. Daha ufacık ortaokul bebesiyken arkadaşlarımızla cumartesileri orada buluşup Kırıntı'da birşeyler atıştırmak insanlık için önemsiz, bizim için tarihi adımlardı. O zamanlar kendimizi ne kadar büyümüş görürdük. Sonra Marmara Cafe vardı. Oraya gidip dondurma yer, kendimizi birşey sanardık. Ne güzel günlerdi. Çocukluk işte... 29 Ekimde fener alaylarımız vardı. Okul olarak cümbür cemaat gittiğimiz. Artık fener alayları daha bir anlam ve önem kazandı. Okulumuz olmasa da arkadaşlarımız, ailelerimiz gene ordayız. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda yürüyüşler, gösteriler hepsinin tadı ayrı. Güzel geçmiş anılarını barındıran, beni yormayan ve kasmayan yerler hoşuma gidiyor. Giyin eşofmanını en salaş modda çık yürü, kafanı dağıt. Ama bir Nişantaşı için geçerli değil bu. Zaten karman çorman bir yer bana göre. Herhalde mecburiyet dışında gezmeye gitmişliğim yoktur. Varsa da hatırlamıyorum. Neyse işte, konu nerelere geldi. İşin özeti İstanbul'da trafik, kalabalık, saygısız insanlar gibi etkenler yüzünden farklı birşeyler yapasım gelmiyor hiç. Örneğin kaç haftadır Belgrad Ormanları'na gitmek istiyoruz ama gene keyif yaşamak adına yaptığımız bu girişim işkenceye dönüşür mü diye cesaret edemiyoruz. Zaten tüm haftanın vermiş olduğu bir yorgunluk var. Haliyle insan haftasonu dinlenmek istiyor. Bu tarz olası sıkıntıları tölere edebilecek enerji ve motivasyonda olduğumuz bir hafta denemek lazım. Baharın gelişiyle getirdiği o ekstra enerjiyle yapılabilir.
Sonuç olarak hayatın bu tekdüzeliği, koşturmacası, sürekli biryerlere, birşeylere yetişme telaşı gibi etkenler insanı başka arayışlara sürüklüyor. Bu aralar bu moddayım malesef. İstanbul dar geliyor. Ailecek taşınasım var. Tabi ülkenin durumunun da etkisi büyük bu modumda. Yarın ne olacağımız belli değil...
Dünya üzerinde zamanın daha yavaş aktığı; insanların daha mutlu olup; birbirlerine ve diğer canlılara saygıyla, hoşgörüyle yaklaştığı; huzurlu aynı zamanda eğlenceli; suçun olmadığı; çocukların güvenle büyüyebileceği, harikalar diyarı tadında bir şehir var mıdır acep?